Uludağ Ü. İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı

  • MECRA ATIF SİSTEMİ

    Makaleler ve kitaplar için atıf sistemi

  • MECRA ŞABLONU

    Zotero ve Mendeley programlarında kullanılmak üzere hazırlanmış Mecra şablonunu indirmek için tıklayınız.

İfade Hakkı

Kendileri gibi düşünmeyen herkesi dışlayan, Ehl-i Sünnet dışı ilan eden veya tekfir eden ergen-tripli, "ya benimsin ya kara toprağın" arabeskinin mümessili bir kesim var, malum.

Bu kesimin varlığını ve kendini ifade hakkını kabul etmeyip dışlayanın, onlardan farkı nedir?
Share:

Pandemi ve Uzaktan Eğitim

Pandemi döneminde kendine yakışanı yaparak yüz yüze yarıyıl sonu sınavlarını yasaklayan YÖK'e tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Share:

Pandemi ve Yüzyüze Eğitim

Üniversitelerin salgın hastalık konusunda en duyarlı kurumlar olması gerekirken, bazı üniversitelerin yüz yüze sınav yapmayı tercih etmelerini büyük bir endişeyle gözlemliyoruz. Yeryüzündeki tüm sınavları toplasanız tek bir öğrencimizin canından daha değerli değildir.

Ulusal ve uluslararası öğrenci hareketliliğine yol açacağı için, Haziran veya Temmuz aylarında öğrencileri belki 3 haftaya yakın bir arada tutmanın riski büyüktür. Salgının 2. dalgası bu sebeple gelirse, insanları ve ekonomisiyle Ülkemiz bundan derinden etkilenir.
Share:

Dinde Dünya, Dünyada Din

Bu yazı ilk olarak 05.05.2020 tarihinde Düşünce Feneri'nde yayımlanmıştır. 


İlk insandan bu yana dinin, insanın bu dünyadaki hayatını tanzim etme gayesinde/iddiasında olduğunu söyleyebiliriz. Ancak coğrafyaların, dönemlerin, ırk ve toplulukların, paradigmaların değişmesiyle dinler veya din algıları farklılaşmış ve toplumda ya da bireyin hayatında dinin fonksiyonu değişmiştir. Bu değişimleri aynı dinin değişik zamanlardaki algılanışı ve yaşanışı konusunda da görmek mümkündür. Söz gelimi, çok değil, otuz yıl önceki İslam anlayışımız ve ideal İslam yaşantısı tasavvurumuzda bugün az veya çok farklılıklar bulabiliriz. İyi veya kötü bu değişikliklerin, yine iyi veya kötü eski dinî yaşantı yanlıların tepkisini çekmesi kaçınılmazdır. O halde, dinler söz konusu olduğunda, değişim yanlıları ile muhafazakârlar arasında bir mücadeleye daima şahit olabiliriz. Bu mücadelenin şiddetli olduğu durumlarda, benimsenen dinî prensiplerin ne pahasına olursa olsun savunulması ve korunması gaye haline gelir. Bu da çoğu zaman şekilciliği beraberinde getirir. Başka bir deyişle, dinler başlangıçlarında, daha doğrusu kurumsallaşıncaya kadar genel olarak dinamik bir anlayışa sahipken, kurumsallaştıktan sonra muhafazakârlaşmaktadır. Hangi dinde veya mezhepte olursa olsun, bu muhafazakârlık, şiddetli bir muhalefetle veya tehditle karşılaştığında radikalleşen ve kendini her türlü değişime kapatan bir anlayışa evrilmektedir. Mesela, Kilisenin öğretilerine ve otoritesine karşı aydınlanmacı ve pozitivist anlayışın getirdiği eleştiriler, geleneksel inancını devam ettirmek isteyen Hıristiyanları radikalleştirmiş ve ABD’de fundamentalist olarak adlandırılan değişime kapalı radikal bir Evanjelik Hıristiyan anlayışın ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Kimi zaman da din içinde zamanla ortaya çıkmış, gittikçe kökleşmiş ve bu nedenle de dinin özü sanılmaya başlamış algı ve uygulamalar görürüz. Bunlar dinin yanlış yorumlanmasından veya İslamî tabirle söyleyecek olursak bidatlerden kaynaklanmış olabilirler. Söz gelimi Yahudilikte Şabat (Cumartesi/Sebt) günü hiçbir iş yapmama yönünde bir inanç ve uygulama bulunmaktadır. Rivayete göre, Hz. İsa’nın öğrencileri bir Şabat günü ekinler arasından geçerken başakları koparmışlar. Dönemin din bilginleri veya dindarları, Hz. İsa’ya, öğrencilerinin Şabat kurallarını ihlal ettiklerini ve bu günde yasak bir şey yaptıklarını söylediklerinde, Hz. İsa onlara şu tarihî cevabı vermiştir: “İnsan Şabat Günü için değil, Şabat Günü insan için yaratıldı.”
Hz. İsa’nın söylemi üzerinde uzunca düşünmek gerek. Bu, dinin dünya algısını ve dünyada dinin yeri ve fonksiyonunu anlayabilmemiz açısından önem arz etmektedir. Hz. İsa’nın söylemini biraz daha genel ifadelerle günümüze taşıyarak, zihnimizi şu soru üzerine odaklayabiliriz: “İnsan mı din için, din mi insan içindir?”
Bu sorunun cevabında, buradaki dilemmada ne berikinden ne de ötekinden vazgeçmek istemeyen bazı okuyucularımızın “Her ikisi de” dediklerini duyar gibiyim. Evet, çoğu zaman dilemmanın her iki unsuru da birbiriyle uyum içinde olabilir, yani hem insan din içindir, hem de din insan içindir demek mümkündür. Ama yine de nihaî kertede bir tercih yapmak gerekirse, mesela Hz. İsa’nın karşılaştığı olaya benzer bir durumla karşılaşırsak, cevabımız ve tercihimiz hangi yönde olur? Hz. İsa’nın güçlü retoriği, dinle ilgili algımızı kökten değiştirecek bir güce sahip görünüyor ve bizi insan, dünya ve din üzerinde düşünmeye mecbur ediyor.
Biz şimdiye kadar ilgimizi daha çok “İnsan neden yaratıldı?” sorusuna yönelttik ve cevabımızı da “Allah’ı tanımak için”, “Allah’a ibadet etmek için” ya da “imtihan için” şeklinde verdik. İlk iki cevap bize insanın din için yaratıldığını, üçüncü cevap ise, dünyanın yaşanılacak değil, uzak durulacak bir yer, belki bir zindan olduğunu çağrıştırdı/vehmettirdi.
Biz soruyu bir de şöyle soralım: İnsan mı din için yaratıldı, din mi insan için? Ya da “İnsan mı önce yaratıldı, din mi?” Bu soruları cevaplamada bize Tahânevî’nin din tanımı yardımcı olabilir: “Din; akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bu dünyada iyiliğe, âhirette kurtuluşa sevk eder.”
Tehânevî’nin tanımında dinin, bizim dünyamızı güzelleştiren, mamur eden, iyileştiren, insanı huzura kavuşturan, insanın fıtrat üzere, yani insan gibi kalmasını sağlayan bir fonksiyonu var. Başka bir deyişle, din, insanın hem dünyada hem de âhirette selameti için var. Öte yandan, din insanın bu dünyada iyiliğini temine çalışıyor ise, pek çok düalist anlayışta ifade edildiğinin aksine, bu dünya kesinlikle uzak durulması gereken, özü itibariyle kötü bir yer de olmamalıdır. İnsan bu dünyada belirli bir süre yaşamak ve sınanmak üzere yaratılmıştır ve din de ona bu dünyadaki hayatında yardım ve rehberlik etmektedir.
Madem ki din insanı bu dünyada iyiliğe ulaştırmayı hedeflemektedir, o halde din, bir karabasan gibi insanın üstüne çöreklenen, onu nefessiz bırakan, bunaltan, daraltan, hayatı yaşanamaz kılan bir şey olmamalıdır. Aksine, din, insanın fıtratında olana, insana uygun olana onu yönlendirmeli ve teşvik etmelidir. O halde, ne ki insan fıtratına ve insan tabiatına aykırıdır, o, doğru bir din veya din yorumu olamaz. Söz gelimi, Hıristiyanlıkta ömür boyu manastırlarda yaşamak veya ruhban sınıfının bekâr hayatı yaşaması insan fıtratına aykırı olduğu için, bunun yanlış bir din yorumu olduğunu söyleyebiliriz. Yine, tabiattaki hiçbir canlı türünde görülmeyen ve insan fıtratına da aykırı olan eşcinselliğin de doğru bir din yorumunda yasaklanmasını beklemek gerekir. Hâlbuki bugün pek çok Hıristiyan mezhebi, fıtrata aykırı bu eğilime müsamaha göstererek veya onu tasvip ederek, insanı fıtratından uzaklaşmaya sevk etmekte ve böylece yanlış bir din yorumuyla dinin insana rehberlik fonksiyonu bozulmaktadır.
İnsanın din için değil, dinin insan için olduğu, dinin insana rehberlik etmek üzere gönderildiği tespit ve kabul edildiğinde, ezmânın tağayyuru ile değişecek ahkâmı belirlemede de önemli bir ilkeye ulaşmış oluruz. Dinî buyruklar, özü itibariyle, insanı ya bu dünya hayatında iyiliğe ya da âhirette kurtuluşa eriştireceğine göre, dindeki özü keşfetmemiz kolaylaşır ve böylece yanlış din yorumlarına ya da dindeki sapmalara karşı sağlam bir zemine kavuşuruz. Taabbüdî konuların dışında, dinî buyrukların şekilcilikten ziyade öze ilişkin olduğunu anlamak ve bu özü tespit etmek, günümüzde pek çok dinde ortaya çıkan nice sorunların çözümüne yardımcı olur.
Hâsılı kelam, dinde dünyanın anlamı, dünyada insanın ve dinin fonksiyonu netleşir: Din insanı mamur edecek, insan da bu dünyayı ve âhiretini.
Hidâyete tâbi olanlara selâm olsun.
Share:

Prof.Dr. Ali Erbaş Yalnız Değildir

Saldırı, Ali Erbaş'tan öte, Kur' ân'a ve İslâm'a yapılmıştır. LGBT çetesi Papalıktan sonra DİB'na, ABD ve Avrupa'dan sonra Türkiye'ye hâkim olma, galebe çalma çabasındadır. Türkiye bu istila teşebbüsüne tüm gücüyle direnecektir/direnmelidir. Bu sebeple, 
#AliErbasYalnizDegildir
Share:

Yahudilikte Oruç



 

Kur’an-ı Kerim’de orucun farz oluşunu bildiren âyet-i kerimede,

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ

Buyurularak orucun önceki kavimlere de farz kılındığı açıklanmaktadır (Bakara, 2/183). Kur’an’ın en çok bilgi verdiği topluluklar Yahudiler ve Hıristiyanlar olduğuna göre, bu açıklamanın muhatabı da öncelikle bu iki din mensupları olmalıdır. Biz bugünkü konuşmamızda Yahudilikteki oruç uygulamasından bahsetmek istiyoruz.

Yahudilikte erkeklerin 13, kızların 12. yaştan itibaren oruç tutmaları gerekir. Bununla birlikte 9. yaştan itibaren çocuklar oruca alıştırılır. Hamile kadınlar oruç tutabilirler. Loğusalığın 8. Gününden de itibaren oruç tutulur.

Yahudilikteki oruçları Büyük Oruçlar ve Küçük Oruçlar diye ikiye ayırmak mümkündür. Büyük 2 oruç: Yom Kippur Orucu ve 9 Av Orucudur. Büyük oruçlar akşamdan akşama, yaklaşık 25 saat kadar sürer; diğer oruçlar ise, İslâm’da olduğu gibi, sahurdan akşama kadar tutulur.

Yom Kippur, Tevrat’ta tutulması emredilen yegâne oruçtur.

Yom Kippur, yani Kefaret ve Bağışlanma Günü, Yahudi takviminin en önemli ve en kutsal günüdür. Yahudiler Yom Kippur’u, dua, tefekkür ve vicdan muhasebesi olarak değerlendirmeye çalışırlar. Bu oruç yahudi ay takviminin birinci ayı olan tişri ayının onuncu günü tutulur. Oruç arefe günü güneş batmadan yaklaşık bir saat önce başlar ve ertesi gün (10. gün) gün batımından yaklaşık 45 dakika sonraya kadar devam eder. Yirmi beş saati aşan bu süre içinde yeme, içme, cinsel ilişki, yıkanma ve her türlü temizlik, yağlanma ve deriden yapılmış bir şey giyme yasaktır. Başka bir deyişle, Şabat (Sebt) günü yasakları Yom Kipur’da da uygulanır.

Yom Kippur aynı zamanda Yahudilerin iki büyük bayramından biridir. Diğer büyük bayram, Roş ha-Şana, yani Yeni Yıl, Yıl Başı Bayramıdır. Roş ha-Şana bayramı ile Yom Kippur bayramı arasında on günlük süre vardır ve bu sürede hiçbir işe başlanılmaz, düğün yapılmaz, mahkeme açılmaz. Daha genel bir ifadeyle, af ve bağışlanma talep edilmesi gereken bu dönemde herhangi bir eğlencenin yapılması hoş karşılanmaz.  Bu yaklaşım bize, toplumumuzda sık sık dile getirilen “İki bayram arasında nikâh olmaz” sözünü hatırlatmaktadır. Bu söz, muhtemelen Anadolu’da asırlardır bir arada yaşadığımız Yahudi toplumundan Müslümanlara geçmiş olmalıdır. Zira İslam’da bırakınız iki bayram arasını, gerektiği durumlarda bayramlarda bile nikah kıyılabilir.

Az önce de ifade ettiğimiz gibi, Kefaret Günü, Yahudi takviminde yeni yılın onuncu gününe karşılık gelmekte ve bu günde tutulan oruç sahursuz olarak 25 saati bulmaktadır. Aşure orucunun da hicri takvimin ilk ayının, yani Muharrem’in 8-10. günlerini kapsadığı göz önünde bulundurulursa, İslamî kaynaklarda yer alan ve Hz. Peygamber (a.s.) döneminde Medine’deki Yahudilerin tuttukları söylenen “aşure”nin, Kefaret Günü orucu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Kudüs’te Mabed’in bulunduğu günlerde Yahudiler Yom Kipur günü Mabed’e giderek kurban sunarlardı. Başkahin yılda sadece bir kez, o da Yom Kipur’da, Mabed’in “Kutsalların Kutsalı” adı verilen bölümüne girebilirdi. Başkâhinin burada yaptığı özel bir dua ritüelinin ardından, bütün Yahudilerin günahlarının kefareti olarak bir keçi çöle salıverilirdi. Keçinin uzaklaşmasıyla, Yahudilerin günahlarının da bağışlandığına inanılırdı. Salıverilen bu keçiye “Günah Keçisi” denilirdi. Mabed’in M.S. 70 yılında yıkılmasından sonra, bu uygulama yapılamaz olmuş, onun yerine bireysel olarak yapılabilen yeni bir uygulama ihdas edilmiştir. Günümüze kadar devam eden yeni uygulamaya göre, kurban olarak bir tavuk veya horoz alınmakta, kişinin başı üzerinde üç kez döndürülmekte ve “Bu benim bedelimdir, bu benim kefaretimdir. (Bu horoz (tavuk) ölüme giderken, ben iyi ve uzun bir hayata ve huzura ereceğim” şeklinde bir dua yapılmakta ve hayvan kesilmektedir. Ailenin her bireyi için bir tavuk veya bütün bireyler adına tek bir horoz kurban edilebileceği gibi, erkekler için horoz, kadınlar için tavuk da kesilebilir. Yom Kippur arefesinde yapılan bu yeni kurban uygulamasına Kaparot adı verilir. Bu açıdan bakıldığında, kimi zaman alışveriş merkezlerinde ya da kasaplarda gördüğümüz “adaklık/kurbanlık horoz bulunur” şeklindeki ilanın Müslümanlara değil, Yahudilere hitap ettiğini söyleyebiliriz.

Büyük oruçların ikincisi, 9 Av orucudur. Yahudi takviminde Av (yani Ağustos) ayının 9. Günü iki büyük felaket yaşanmıştır. Birinci Mabed M.Ö. 586 yılında ve ikinci Mabed M.S. 70 yılında yıkılmıştır. Bu iki acı olayın anısına 9 Av’da oruç tutulmaktadır. Orucun başlangıç yemeğinde et yemek ve şarap içmek yasaktır. Tek bir çeşit yemek ile yetinmek gerekir. Ayrıca bu öğünde, bir matem sembolü olarak katı yumurta yemek ve ayağa kül serpmek, bir gelenek olmuştur.

Bu iki büyük orucun dışında, Yahudi tarihindeki bazı trajik olayları anmak için tutulan başka oruçlar da bulunmaktadır. Oruç ayrıca, kişisel bazı isteklerin Tanrı’ya niyazı, kişisel veya toplumsal bazı sakıntıların ortadan kalkması için de tutulabilir.

Söz gelimi, Yahudi Kutsal Kitabı’nda Hz. Davud’un tuttuğu bir oruç anlatılmaktadır. Hz. Davud, hasta bebeğinin iyileşmesi amacıyla dua etmiş ve duasının kabul edilmesi için de oruç tutmuştur. Ancak bebek yedinci gününde ölünce, Hz. Davud oruç tutmayı bırakarak yemek yemiş ve kendisini yadırgayanlara da şu cevabı vermiştir: “Çocuk yaşarken oruç tutup ağladım. Çünkü, ‘Kim bilir, RAB bana lütfeder de çocuk yaşar diye düşünüyordum. Ama çocuk öldü. Artık neden oruç tutayım? Onu geri getirebilir miyim?! Ben onun yanına gideceğim, ama o bana geri dönmeyecek.

İşlenen bir günahın, yapılan bir yanlışın veya karşılaşılan bir kötülüğün ardından pişmanlık veya matem göstergesi olarak ve bağışlanma dilemek için de oruç tutulmuştur. Nitekim pek çok günah işleyen İsrail kralı Ahav, yaptıklarından pişman olup oruç tutmuş ve Tanrı onun günahlarını bağışlamıştır.

Yahudiler, doğal veya beşerî tehditlerle karşılaştıklarında da topluca oruç tutmayı âdet edinmişlerdir. Söz gelimi, önlerine gelen kavimleri yenip kılıçtan geçiren Benyaminoğulları ile savaşmadan önce, tüm Yahudiler oruç tutmuşlardır. Bu bağlamda, Yahudiler bazen de ülkede hüküm süren kıtlığı bitirmesi için Tanrı’ya niyaz ederken oruç tutmuşlardır.

Yahudi kutsal kitabında anlatıldığına göre, Tanrı’nın kendilerine gelecek azabından korkanlar da oruç tuturaak bu azaptan kurtulmaya çalışmışlardır. Nitekim,  Hz. Yunus, Ninova halkına gitmiş ve onlara Tanrı’nın Ninova’yı kırk gün sonra yıkacağı mesajını iletmiştir. Bu haberi alan Ninova halkı oruç tutarak bağışlanma dilemiş ve Tanrı’nın gazabından kurtulmuşlardır.

Yahudi kutsal kitabında Hz. Musa’nın Sina dağında kırk gün oruç tuttuğundan bahsedilmektedir. Ancak Hz. Musa’nın tuttuğu kırk günlük orucu, İsrailoğulları’nın da tuttuğuna dair bir bilgiye sahip değiliz. Elimizdeki bilgiler ışığında, bu oruç Hz. Musa’nın Sina dağı tecrübesine özgü gibi görünmektedir. Belki bunun tek istisnasının, Hz. İsa’nın çölde kırk gün boyunca oruç tutması olduğunu söyleyebiliriz.

Oruç tutulurken duanın yanı sıra, günahların itiraf edilmesi gerekir. Topluca tutulan oruçlarda ayrıca Tevrat’tan bölümler okunmaktadır. Oruçlu, elbiselerini parçalamak, çul giymek veya üstüne kül dökmek suretiyle nefsini alçaltır. Bununla birlikte, sağlıkla ilgili bir tehlike söz konusu olduğunda bütün oruçlar bozulabilir. Eğer oruç, Şabat gününe denk gelmişse, o gün tutulmaz, Pazar gününe tehir edilir. Yom Kippur orucu bu konuda bir istisna oluşturur ve Şabat gününe denk geldiğinde, tehir edilmeyip o gün tutulur.

Topluluk olarak tutulan oruçlar olduğu gibi, adak oruçları da bulunmaktadır. Ancak birden fazla gün peşpeşe oruç tutulmaz.

Son olarak, İslam’da olduğu gibi, Yahudilikte de orucun salt bir açlık olmadığını, oruçla kişinin maneviyatının güçlenmesinin amaçlandığını ifade etmek gerekir.  Bu durum Yahudi Kutsal Kitabı’nda şöyle anlatılmaktadır

“Orucunuz kavgayla, çekişmeyle, şiddetli yumruklaşmayla bitiyor. Bugünkü gibi oruç tutmakla sesinizi yükseklere duyuramazsınız. İstediğim oruç bu mu sanıyorsunuz? İnsanın isteklerini denetlemesi gereken gün böyle mi olmalı? Kamış gibi baş eğip çul ve kül üzerine mi oturmalı? Siz buna mı oruç, RAB’bi hoşnut eden gün diyorsunuz? Benim istediğim oruç, haksız yere zincire, boyunduruğa vurulanları salıvermek, ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak, her türlü boyunduruğu kırmak değil mi? Yiyeceğinizi açla paylaşmak değil mi? Barınaksız yoksulları evinize alır, çıplak gördüğünüzü giydirir, yakınlarınızdan yardımınızı esirgemezseniz, ışığınız tan gibi ağaracak, çabucak şifa bulacaksınız. Doğruluğunuz önünüzden gidecek, RAB’bin yüceliği artçınız olacak.”.


Kaynakça

Alalu, Suzan v.dğr.,Yahudilikte Kavram ve Değerler, İstanbul: Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın A.Ş., 1996; 
Cilacı, Osman, İlâhi Dinlerde Oruç, Hac ve Kurban, İzmir: Akyol Neşriyat ve Matbaacılık, 1980, s. 14-21; 
Feyizli, Tahsin, İslâm’da ve Diğer İnanç Sistemlerinde Oruç-Kurban, İstanbul: Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, 1988, s. 21-28; 
Milgrom, Jacob, “FastingandFastDays”, Encyclopedia Judaica, Second Edition, ed. FredSkolnik, Detroit: Thomson& Gale, 2007,c. 6, s. 719-721; 
Yitik, Ali İhsana, “Oruç”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2007,s. 414-416.
Share:

İran ve Süleymanî Süikastı Üzerine

Uluslararası İlişkiler ya da İran uzmanı değilim. Bu sebeple yazdıklarımın bir ağırlığı/değeri olmayabilir. Ama kişisel bir yorum olarak tarihe not düşmek istedim.

Kâsım Süleymanî süikastı, İran'a ders vermek amacı gütmüyor ya da ABD büyükelçiliği baskınının bir cevabı da değil. Büyükelçilik baskınına müsaade edilerek, Süleymanî süikastına kapı aralanmıştır. Süikast aslında İran'ın karşılık vermesi için tasarlanmıştır. Başka bir deyişle, ABD hükümetinin şu an beklentisi ve arzusu İran'ın askerî bir hamleyle tepki vermesidir. İran askerî bir karşılık verecek ve böylece ABD için İran'a daha büyük askeri müdahale yolu açılacaktır. Amaç, ekonomik ambargo ve sokak gösterileriyle başarılamayanı gerçekleştirmek, yani İran'da rejim değişikliği yapmaktır.

İran rejimi en büyük sınavıyla karşı karşıya bulunuyor. Yapacağı her askerî hamle, İran'ı biraz daha bataklığa çekecektir. Çözüm, oyunu bozmak ve süikastın karşılığını askerî olarak değil, petrol bölgesini kilitleyip ekonomik yolla vermektir. Gerçi bu da zorlu bir yol. İran da büyük ekonomik sıkıntılar çeker, ama rejimini koruyabilir.
Share:

Öğretmenliğin Büyüsü

Bir gün markette arkamdan biri, "Hocam, selamun aleyküm" diyerek seslendi. Döndüm, selamını aldım. Birbirimize hatır sorarken, ses tonum ve davranışlarımdan kendisini tanıyadığımı anladı. "Ben, yaklaşık beş yıl önce sizden ders almıştım" diyerek tanıttı kendisini. Sevindim. "Şimdi ne yapıyorsun?" diye sorduğumda, gülümsedi. "Derste birkaç hipnoz hikâyesi anlatmıştınız." dedi. Evet, derslerde öğrencinin dağılan ilgisini toplamak için, ilginç bulduğum hikâyeler anlatırdım. "Ben okuldan mezun olduktan sonra, sizin hipnozla ilgili anlattıklarınıza merak sardım. Hipnoz kursuna gittim, öğrendim. Şimdi hipnozu bir iş/meslek olarak yapıyorum." dedi.
Çok mutlu olmuştum. Nasıl mutlu olmaz insan! Öğretmenlik böyle büyülü bir meslekti işte. Ders atmosferini dağıtmak için anlatılan bir anekdot, bir insanın hayatında ne büyük değişiklikler meydana getirebiliyor.
...
Benim de hayatıma dokunan nice değerli öğretmenim oldu. Ama onlardan biri tüm hayatımı şekillendirdi.
İmam-Hatip Lisesi'nde okurken, dinlediğim bir sohbetinde, ilahiyat eğitiminin ne kadar önemli olduğunu uzun uzun anlatmıştı. İlahiyat okumaya karar verdim. İlahiyat eğitimim esnasında, İlim-Sanat Dergisi'ndeki başyazısı "Mukayeseli Dinler Tarihi İlminin Önemi" üzerineydi. O yazıdan sonra 1996 yılında bu alana yöneldim. Demek oluyor ki, şu anda  hayatımın fakülte ve lisansüstü yıllarını kapsayan yaklaşık 30 yıllık bir kısmı bir hocanın çizdiği MECRA'da geçmiş.
Hocama ve ebediyete irtihal eden tüm diğer hocalarıma Allah'tan rahmet dilerim. Yaşayan hocalarımın ellerinden öper ve onlara da hayırlı uzun ömürler niyaz ederim.
Share:

Saraybosna Purimi: Bosnalı Müslümanlar, Yahudileri Osmanlı Valisinin İdamından Neden Kurtardı?



200 yıl önce Osmanlı Devleti’nin Saraybosna’da görev yapan Valisi, şehirdeki Yahudi cemaatinin önde gelenlerini ve hahamı evine davet etti. Öyle anlaşılıyor ki, aralarında bir konuda tartışma çıktı. Vali, evdeki Yahudilerin hapsedilmesini emretti ve hapisteki bazı Yahudilerin de idam edileceğini ilan etti. Vali Rüşdü Paşa, hapisteki Yahudilerin salıverilmesi için Yahudilerden yüklü miktarda altın istedi. Bu talep, Vali ile evine gelen Yahudiler arasındaki tartışmanın da para meselesi olduğunu gösterebilir. Yahudi cemaati talep edilen altını veremedi. İdamın gerçekleşmesinden bir gün önce bir Yahudi, şehirdeki etkili Müslümanları dolaşarak onlardan yardım talep etti. Yahudilere yapılanların zulüm olduğuna inanan 3 bin Müslüman, o gece valilik binasını basarak, hapisteki Yahudileri serbest bıraktı. Saraybosna Müslümanlarının önde gelenleri aynı zamanda dönemin padişahı II. Mahmud’a durumu anlatan ve valinin görevden alınmasını isteyen bir mektup gönderdi. Mektup kendisine ulaştığında, Padişah, Vali Rüşdü Paşa’yı görevden aldı. 

Genel olarak, Yahudilerin bir katliamdan kurtulması “Purim” şeklinde isimlendirilir. Bu olay da Yahudi tarihinde Saraybosna Purimi olarak anılmaktadır. İstanbul’da da eğitim görmüş bir Yahudi olan Zeki Efendi, Saraybosna Purim’i kayda geçirmiştir. TİKA’nın katkılarıyla Zeki Efendi'ye ait üzerinde Osmanlıca, İbranice ve Boşnakça kitabelerinin yer aldığı mezar taşının restorasyonu gerçekleştirilmişti.

Hem bu restorasyonun tanıtımı hem de Saraybosna Purimi’nin 200. Yılı münasebetiyle “Bosna-Hersek'te Yahudilerin ve Müslümanların Birlikte Yaşamı: Saraybosna'nın Purimi'nden 200 Yıl” konulu uluslararası bir konferans düzenlendi. Konferans 07 Kasım 2019 Perşembe günü Gazi Hüsrev Bey Kütüphanesi’nde yapıldı. Konferansta ülkemizi temsilen ben de “Osmanlı İmparatorluğu’nda Yahudiler ve Müslüman-Yahudi İlişkileri” isimli bir konuşma yaptım. 

Saraybosna Purimi, Müslümanların, bir haksızlık karşısında dinine ve milletine bakmadan mazlumun yanında durduğunu ve kendi dindaşı bile olsa zâlimin karşısında yer aldığını gösteren en güzel örnektir. Saraybosna Purimi, ayrıca, Yahudi tarihinde, Yahudileri, başka dinden insanların kurtardığı tek Purim’dir. 
Share:

Peygamberimizin Yolu Dışlayıcı Değil, Birleştricidir

1) Münafıklar katmerli kâfirlerdir (Nisâ, 4/145).
2) Buna rağmen, Hz. Peygamber, onları ismen ilan/afişe etmemiş ve "Hayır, ben "Muhammed arkadaşlarını öldürtüyor" dedirtmem." diyerek onlara karşı aleni bir müdahaleye karşı çıkmıştır. 
3) Bu davranışıyla Hz. Peygamber, düşmanlara karşı İslam toplumunun bir ve bütün görünmesini sağlamak istemiştir. 
4) O halde, bu çağda Müslümanları "Biz Ehl-i Sünnetiz. Şunlar değil." diyerek, İmam-Hatipler şöyle, İlahiyatlar böyle, Diyanet zaten şer odağı diyerek, bölenler bilsinler ki gittikleri yol, Hz. Peygamber'in yolu değildir.
5) Hz. Peygamber'in yolu ayrıştırıcı, ötekileştirici ve dışlayıcı değil, bütünleştirici ve kapsayıcıdır.


Share:

Korkutarak Prim Yapmak

Korku edebiyatı popülerliğe giden en kısa yol. Korkutan doktor, deprem uzmanından sonra, ilahiyatları korkunç göstermeye çalışanlar türedi. Bu söylemler bir süre prim yapabilir. Peki itibar süikastı yaptığınız insanların kul hakkı ne olacak? Ya da Müslümanlar arasına soktuğunuz fitnenin hesabı?
...
İlahiyat fakültelerini ehli sünnet dışı, oryantalist zihniyetli hocaların yuvalandığı yerler olarak gösterenler bilerek veya bilmeyerek ümmet arasına fitne sokmaktadırlar. Birlik olma vaktinde bu bölücülük ancak düşmana yarar.
Share:

Bursa Uludağ Ü. Garbiyat Çalışmaları Araştırma Merkezi

Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği

   
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar
Amaç
MADDE 1
(1) Bu Yönetmeliğin amacı, Bursa Uludağ Üniversitesi bünyesinde kurulan Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, faaliyet alanlarına ve yönetimine ilişkin usul ve esasları belirlemektir.

Kapsam
MADDE 2
(1) Bu Yönetmelik, Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin amaçlarına, yönetim organlarına, yönetim organlarının görevlerine ve çalışma şekline ilişkin hükümleri kapsar.

Dayanak
MADDE 3
(1) Bu Yönetmelik, 4/11/1981 tarihli ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 7 nci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin (2) numaralı alt bendi ile 14 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır.

Tanımlar
MADDE 4
(1) Bu Yönetmelikte geçen;

a) Merkez (BUGAMER): Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezini,

b) Müdür: Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin Müdürünü,

c) Müdür yardımcıları: Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin müdür yardımcılarını,

ç) Yönetim Kurulu: Bursa Uludağ Üniversitesi Garbiyat Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezinin Yönetim Kurulunu,

d) Rektör: Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörünü,

e) Senato: Bursa Uludağ Üniversitesi Senatosunu,

f) Üniversite: Bursa Uludağ Üniversitesini,

ifade eder.

İKİNCİ BÖLÜM
Merkezin Amaçları ve Faaliyet Alanları
Merkezin amaçları
MADDE 5
(1) Merkezin amaçları şunlardır:

a) Yahudilik, Hıristiyanlık ve batı araştırmaları ekseninde var olan bilgi birikimini, alanlarında uzmanlaşmış kişi ve kurumlar aracılığıyla toplumun ve Devletin güncel ihtiyaçlarını karşılayan bir düzlemde bir araya getirilmesi.

b) Üniversitede ve/veya diğer üniversitelerde yürütülen programlarda ilgili alanlara katkı sağlanması, ilgili mevzuat kapsamında yurt içi ve yurt dışındaki ilgili kurumlarla işbirliği yaparak etkin çalışmaların yapılması ve bu doğrultuda genç araştırmacıların desteklenip yetiştirilmesi.

c) Ülkemizin Batı’ya ilişkin güncel, akademik, sosyolojik ve siyasal düzlemde bilgi ve araştırmacı ihtiyacının giderilmesi/giderilmeye çalışılması.

Merkezin faaliyet alanları
MADDE 6
(1) Merkezin faaliyet alanları şunlardır:

a) Merkezin amacı ile ilgili alanlarda araştırma ve inceleme yapacak olan öğrencilere, eğitimcilere, profesyonel kişi ve kurumlara destek sağlamak.

b) İhtiyaç hâlinde kamu ve özel sektördeki kurum ve kuruluşlara Merkezin çalışma alanına girmesi şartıyla ilgili konuya ilişkin araştırma ve danışmanlık hizmeti sağlamak.

c) Batı’da İslam dini ve dünyası hakkında yapılan oryantalist yayınları etüt etmek; İslâm açısından bu bilgilerin doğru ve yanlışını ortaya koyacak cevabî yayımlar hazırlamak.

ç) Türkiye’de Yahudilik, Hıristiyanlık ve Batı üzerine araştırma ve çalışmalar yapan akademisyenleri bir araya getirerek Ülkenin birikiminin yine Ülkenin ve toplumun ihtiyaçları doğrultusunda en verimli şekilde kullanılmasını sağlamak.

d) Merkezin amacına uygun düşecek şekilde panel, seminer, çalıştay, kongre ve sempozyumlar düzenlemek.

e) Merkezin çalışma alanı kapsamında dünyanın farklı ülkelerindeki çeşitli merkezlerle irtibat kurarak bu alandaki ilgili bilim adamı ve araştırmacılardan yararlanmak.

f) Avrupa ve Amerika kıtalarındaki ülkeler hakkında siyaset, sosyoloji, teoloji ve tarih alanlarında yapılacak çalışmaları teşvik edip yönlendirmek.

g) Bir din olarak Yahudilik ve Hıristiyanlığın tarihi gelişimi, teolojisi, dinî pratikleri ve toplumsal yönü hakkında araştırmaları teşvik etmek ve bu araştırmaları ülkemiz açısından ihtiyaç odaklı olmak üzere yönlendirmek.

ğ) Merkezin amaçlarını gerçekleştirmek ve yetişmiş insan ihtiyacını gidermek için Latince, İbranice, Süryanice gibi klasik dillere ilişkin ücretli/ücretsiz kurslar düzenlemek.

h) Yahudilik, Hıristiyanlık ve Batı araştırmalarına ilişkin çeşitli dillerde yayımlanan bilgi, belge, kitap, görsel ve işitsel materyaller içeren bir kütüphane ve arşiv oluşturmak.

ı) Merkezin amacı ve faaliyet alanlarında belirtilen ilkeler doğrultusunda Türkiye birikimini yansıtmak üzere hakemli ve basılı ve/veya elektronik bir dergi çıkarmak.

i) Merkezin amaçları doğrultusunda Üniversitenin bünyesinde bulunan çeşitli fakülte ve enstitülerle işbirliği içerisinde yüksek lisans ve doktora programlarının hazırlanması ve yürütülmesi için gerekli desteği vermek.

j) Merkezin amacı kapsamında Yönetim Kurulunca önerilen ve Rektörlükçe uygun görülen diğer faaliyetleri yürütmek.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Merkezin Yönetim Organları ve Görevleri
Merkezin yönetim organları
MADDE 7
(1) Merkezin yönetim organları şunlardır:

a) Müdür.

b) Yönetim Kurulu.

Müdür
MADDE 8
(1) Müdür; ilgili anabilim dallarında görevli öğretim üyeleri arasından Rektör tarafından 3 yıl süreyle görevlendirilir. Süresi biten Müdür tekrar görevlendirilebilir.

Müdürün görevleri
MADDE 9
(1) Müdürün görevleri şunlardır:

a) Merkezin faaliyetlerinin amacına uygun ve düzenli yürütülmesini sağlamak.

b) Yönetim Kuruluna başkanlık etmek.

c) Merkezin idari işlerini yürütmek.

ç) İlgili mevzuat hükümleri kapsamında yurt içi ve yurt dışı araştırma merkezleri ile işbirliği yapmak, Merkezin amaçlarına uygun projeler üretmek ve yardım sağlamak.

d) Merkezin yıllık faaliyet raporunun ve bir sonraki yıl çalışma planının Rektörlüğe sunulmasını sağlamak.

e) Merkezin, resmi ve özel kurum ve kuruluşlarla ilişkilerini yürütmek.

f) Merkezi temsil etmek.

g) Merkezde istihdam edilecek ve görevlendirilecek personelin belirlenmesiyle ilgili çalışmalar yapmak.

ğ) Merkezin amaçlarıyla ilgili konularda çalışmalarda bulunmak üzere görevlendirilecek danışman ve uzmanları Rektöre teklif etmek.

Müdür yardımcıları
MADDE 10
(1) Müdürünün önerisi ile ilgili anabilim dallarının öğretim üyeleri arasından birisi araştırma ve eğitim, diğeri de proje ve uygulama konularında yetkili olmak üzere Rektör tarafından iki müdür yardımcısı 3 yıllık süre ile görevlendirilir. Müdürün görevi başında bulunmaması durumunda Müdüre müdür yardımcılarından biri vekâlet eder. Müdüre vekâlet en çok altı ay sürer. Müdürün görevi bittiğinde müdür yardımcılarının da görevleri sona erer.

Müdür yardımcılarının görevleri
MADDE 11
(1) Müdür yardımcılarının görevleri şunlardır:

a) Merkez faaliyetlerinin amacına uygun ve düzenli yürütülmesinde Müdüre yardımcı olmak.

b) Vekâlet verildiğinde Merkezi temsil etmek, Yönetim Kurulu toplantılarının sekretaryasını ve Müdürün gözetimi ve denetimi altında sorumlu olduğu Merkez işlerini yürütmek.

c) Merkezin kısa ve uzun vadeli stratejik planının hazırlanmasında ve uygulanmasında Müdüre yardımcı olmak.

ç) Merkezin yıllık faaliyet raporu ve bir yıl sonraki çalışma planının hazırlanması ve uygulanmasında Müdüre yardımcı olmak.

d) Müdürün verdiği diğer görevleri yapmak.

Yönetim Kurulu
MADDE 12
(1) Yönetim Kurulu, beş kişiden oluşur. Müdür ve müdür yardımcıları aynı zamanda Yönetim Kurulu üyesidir. Yönetim Kurulunun diğer iki üyesi Müdürün önereceği dört öğretim elemanı arasından Rektör tarafından üç yıl süreyle görevlendirilir. Yönetim Kurulu ayda bir defa toplanır.

Yönetim Kurulunun görevleri
MADDE 13
(1) Yönetim Kurulunun görevleri şunlardır:

a) Merkezin amacına uygun olarak çalışma düzenini tespit etmek.

b) Araştırma projeleri üretmek, araştırıcılar tarafından verilen proje tekliflerini değerlendirmek, ilgili mevzuat kapsamında yurt içi ve yurt dışı kaynak sağlamak.

c) Yıl sonu faaliyet raporunu hazırlamak.

ç) Bilimsel ve halka açık kurs, seminer, konferans, sempozyum gibi faaliyetler düzenleme konusunda Müdüre yetki vermek.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Çeşitli ve Son Hükümler
Personel ihtiyacı
MADDE 14
(1) Merkezin akademik, teknik ve idari personel ihtiyacı, 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesine göre Rektör tarafından görevlendirilecek personel tarafından karşılanır.

Harcama yetkilisi
MADDE 15
(1) Merkezin harcama yetkilisi Rektördür. Rektör bu yetkisini Müdüre devredebilir.

Yönetmelikte hüküm bulunmayan haller
MADDE 16
(1) Bu Yönetmelikte hüküm bulunmayan hallerde ilgili diğer mevzuat hükümleri ile Senato ve Yönetim Kurulu kararları uygulanır.

Yürürlük
MADDE 17
(1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme
MADDE 18
(1) Bu Yönetmelik hükümlerini Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü yürütür.
Share:

Mert Oruçlu

1) Mert oruçlu, iftardan sonra belli olur; zira varlık dönemlerinde oruç gündüzden ziyade, iftar ile sahur arasında tutulur.

Normal günlerde 24 saatte yediğiniz yemeği, Ramazanda iftar ile sahur arasındaki 6-7 saatte yerseniz, bu oruç, “Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz.” hadisindeki gibi sıhhat vesilesi olmaktan ziyade, vücuda yorgunluk ve zarar olur.

2) Mert oruçlu, gündüzleri açlık çekendir. Açlık çekmiyorsanız, orucunuzu sorgulayın.

Ertesi gün açlık çekmeyeyim diye, tıka basa doyduğunuz sahurdan sonra, uykunuz da tam bir dinlenme vasıtası olmaz. Zira siz uyusanız da, bedeniniz hazım faaliyetleri için üç beş saat tam randıman çalışmasına devam eder.

İftarınızı ve sahurunuzu hafif yapın ki, vücut gerçekten yılda bir ay dinlenebilsin.

3) Sözün özü, oruç bize helallere karşı kendimizi tutma becerisi kazandırır. İftardan sonra, yemeklere saldırmadan, kendinizi tutup az yiyebiliyorsanız, gündüz orucunun manasını anlayabilmişsiniz demektir.
Share:

2019 Mezunlarına

Vakit tamam oldu, ey cân, gitmektesin! Şimdi yola revan olma zamanı, beş yılın ardından, tatlı ve acı hatıralarla doldurduğun heybeni yüklenip. Her ayrılık biraz hüzündür gidenin ve geride kalanların kalbinde. Ama seninki kutlu ve şen bir gidiştir ey cân! Kelebeğe dönüşüp kozasından çıkan tırtıl misali, şimdi kendi ufkuna doğru yol alacak, yükseleceksin. Şüphesiz hayatının önemli dönüm noktalarından birindesin. Bundan sonra dinlemek, ders almak, not tutmak yerine, kürsülerde, sınıflarda ve koridorlarda yankılanacak olan senin sesin. O halde biz de sözümüzü Şeyh Edebali’ye uyduralım; bu olsun son alacağın ders, son bir esin. 

Ey cân!
Bundan sonra öfke başkasına, sabır sana. 
Küsmek, gücenmek başkasına, gönül almak sana. 
Yanlış yapmak başkasına, gönül almak ve köprüler kurmak sana. 
Kötü ve kırıcı söz başkasına, affetmek sana. 
Yorulmak başkasına, gayret sana. 
Bencillik başkasına, fedakârlık sana. 

Yolun açık olsun ey cân! İki cihanda aziz ve bahtiyar olasın! Burada iyilikler gördün; bundan sonraki hayatında onları çoğalt. Bazen zorluklar ve yanlışlar da gördün. Yanlışları hatırlayıp uzak durmaya çalış. Bundan sonra sana, ne çalışman veya ne yapman gerektiğini söyleyen olmayacak. Bu ömrü nasıl doldurmak istediğini düşün ve hayatı öyle yaşa. Unutma, bir işe başlamadan önce düşünmek ve planlamak için harcadığın vakit, ne kadar uzun olursa olsun, kayıp değil, bilakis kazanımdır. 
Şerli işler gibi, hayırlı işler de pek çoktur. Ama ömür ne tüm şerli işleri yapmak isteyene, ne de tüm hayırlı işleri yapmak isteyene cömert değildir. Şerli işlerden kaçınacağına şüphemiz yok zaten. Ama hayırlı işler arasında da bir tercih yapman gerekecek. Sen etkisi, faydası ve sevabı bakımından en hayırlıya tâlip ol, ey cân! En hayırlısını en güzel şekilde yapabilmek için Rabbine sürekli niyazda bulun. 

Şimdi talebelikten muallimliğe geçme zamanı. Ama iki şeyi unutma. Mezara kadar gayr-i resmi talebeliğe, öğrenmeye devam et. Mum gibi, başkalarını ışıtırken, kendin erimeyesin.  Okumaktan asla vazgeçme; okuyarak kendini besle! İkincisi, ey cân, sadece tebliğle mükellef olduğunu unutma! Vazifemiz anlatmaktır. Sözümüz bazen tesir eder, bazen etmez. Sonuç alamadığında, sorumluluğu sadece kendine yükleme. Başkalarına yapmadığın gibi, kendine de haksızlık yapma. Bu rahatlığı hissettiğinde, anlatmak ve tebliğde bulunmak kolaylaşır. Tebliğinde sonuç alamadığında, yüzün solmaz, omuzun düşmez. Hem unutma, sözün ne zaman tesir edeceğini de bilemezsin. Bugün söylediğin bir söz, meyvesini belki bir yıl, belki yıllar sonra da verebilir. 

Mademki en hayırlısına tâlip olacağız; o halde, ey cân, bilmelisin ki tek başına yapabileceğin işler çeşidi ve etkisi bakımından sınırlıdır. Daha etkili olmak için, seninle aynı düşünen veya benzer işler yapanlarla işbirliğinin yollarını ara. Gerektiğinde bu kişilerle dernek ve vakıf kurarak kurumsallaşmaya çalış. İslâm’da dağdaki bir manastıra çekilip uzlet hayatı yaşamanın tasvip edilmediğini unutma. Cemiyet insanı ol. 

İslâm’ın tüm insanlığa gönderilmiş bir din olduğunu da daima hatırla. Bu, tebliğinin tüm insanlara şâmil olmasını gerektirir. Hiç kimseyi hayat tarzından, giyiminden, renginden, dininden dolayı dışlama. Hepsi senin tebliğ faaliyetinin muhatabıdır. Şairin dediği gibi, defineye mâlik nice viraneler vardır. Her dinden insana, sarhoşuna, hırsızına, arsızına yüz çevirme. Unutma, onlar sana ve senin tebliğine muhtaç. Onlar seni bekliyor. Onları ötekileştirmekten sakın.

En çok da, Müslümanlar arasında nifak çıkarmaktan sakın, ey cân! İftiradan değil, gıybetten bile uzak durmayı öğreten bir dinin mensubu olarak, hiçbir Müslümanı ismen eleştirmemeye gayret et. Dilini tut. Âh, bilsen, dili tutmak ne zordur! Sen, sadece doğruları ve yanlışları söyle. Kişilerin isimlerini vererek, itibar suikastı yapma. Senin yanında Müslüman kardeşinin itibarının zedelenmesine de izin verme. Kardeşinin hukukunu ve itibarını koru. Yanlışı düzeltmek başka, yanlış yapanı afişe etmek veya rezil etmek başkadır, unutma. 

Din, vefadır bir bakıma; kâfirlik, küfrân-ı nimet veya nankörlük en büyük günahtır. İnsanlara karşı da nankör olma. “İnsanlara teşekkür etmeyen, Rabbine şükretmez” hadisini daima aklında tut. Vefakâr ol. Bu kapsamda, sizi başka başka ülkelerden alıp Bursa’ya getiren, burada okuma imkânı veren, burs veren devlete ve kurumlara; hayatın boyunca kullanacağın diplomanı alman için ter döken hocalarına da vefakâr ol! Biz, sizi ülkemizin ebedi gönüllü elçileri olarak görüyoruz. Burada hayır haberlerine, öz aile bireylerin kadar sevinecek insanların bulunduğunu bil. İrtibatını koparma, olur mu?

Yolun açık olsun, ey cân! Ayağına taş, yüreğine telaş, gözüne yaş değmesin. 

13.05.2019
Prof. Dr. Muhammet Tarakçı
Bursa Uludağ Ü. İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı

Share:

TÜRKİYE'DE DİNLER TARİHİ ÇALIŞMALARI

İLETİŞİM FORMU

Ad

E-posta *

Mesaj *

Translate

En Çok Okunanlar

ZAMAN GEZGİNİ